Bir filme gitmeden önce çoğumuzu çeken etkenler ya yönetmen ya da oyuncular oluyor. Dan in Real Life’la ilgili ilk duyduğum, filmde Juliette Binoche ve Steve Carell’in oynadığı, daha sonra da Annemler Yemeğe Geliyor’in yönetmeninin filmi olduğuydu. Bunlar bir romantik komediye giderken içinizi ferahlatabilecek haberler.
Juliette Binoche, Avrupa Sineması’nda olsun, Hollywood Sineması’nda olsun, bizi hep mutlu eden bir oyuncu. Onun varlığı filme sanki bir ağırlık, bir ciddiyet, bir saygınlık kazandırıyor, film romantik komedi olsa bile… Steve Carell ise televizyon serisi The Office’deki antipatik/sempatik muğlaklığındaki başarılı karakterden Küçük Gün Işığım’daki o bambaşka role zıplayabilen, bu zıplamadaki başarısından dolayı da şapka çıkardığımız bir oyuncu. Burada da Küçük Gün Işığım’daki...
devamını oku#187;
Politik ve eleştirel bir film ile karşı karşıya kalındığında genelde önyargı, sinemanın propaganda amacı ile kullanılmış olduğu üzerinedir. Hele ki Hollywood yapımı bir filmden bahsediyorsak, bu önyargı kaçınılmazdır. Arslanı Kuzulara, Robert Redford’un yönettiği, Matthew Michael Carnahan’ın senaryosunu yazdığı, iyi aktörlerle bezenmiş, politik ve eleştirel bir Hollywood filmi.Filmin üç ana karakteri Tom Cruise, Meryl Streep ve Robert Redford tarafından canlandırılınca, haliyle filmin konusunu bilmeden sinema salonlarının yolunu tutanlar artıyor, belki bu açıdan kimi izleyici hayal kırıklığına uğruyor.
Amerika’nın Afganistan’ı işgali çerçevesinde, üç ayrı mekana konuk oluyoruz. Bunlardan biri senatörün odası, diğeri siyaset bilimci bir profesörün odası, bir diğeri ise Afganistan’daki savaşın tam göbeği. Aynı...
devamını oku#187;
Maradona: Tanrı’nın Eli adlı filme futbol izlemek için gidenler hayal kırıklığına uğrayabilir. Evet, elbette bu filmde saha, çim, top ve şut göreceksiniz ama fazlası var. ‘Futbolun filmi mi olur, olsa olsa belgeseli olur’ diyenlere cevap olarak ‘bu filmde futbol bahane, tutku şahane’ diyebiliriz. Örneğin bu sene If Bağımsız Film Festivali’nde görme şansını bulduğumuz Zidane: Bir 21. Yüzyıl Portresi isimli filmde, adeta izlenmiş olan bir maçı tekrar, sadece başka kamera açılarıyla izlemiştik. Perdede bize sunulanlar futbol sevenleri mutlu etmişti, başka bir açıdan da belgesel tadı vermişti. Bu filmde ise her şeyden önce çocukluğundan beri tutkusunun peşinden giden bir insanın hayatının içine giriyoruz. Giriyoruz da iyi mi yapıyoruz, bunu tartışmak gerek.
Arjantinli futbolcu Diego Maradona’nın, başarılı bir futbolcuyken...
devamını oku#187;
Marianne Faithfull dendiğinde gözümün önüne hala bir rock şarkıcısı geliyor olduğundan, her şeyden önce Irina Palm’da onu Maggie olarak izlemek biraz şaşırtıcı oldu… Ancak oyunculuğu ile Maggie’ye dönüşmekte ve kendi kimliğini unutturmakta geç kalmıyor Faithfull… Maggie’nin Irina’ya dönüşmesi ise daha da şaşırtıyor, ama bir yandan da oldukça ilgi çekici… Ama ya filmde hakim olan o soğuk atmosfer, o mesafeli yaklaşım?
Tamam, baştan alalım. Öncelikle, film başlar başlamaz fark ediyoruz ki olaylar çok hızlı ilerlemekte… Aslında bu, bir açıdan güzel… Gereksiz ayrıntılarla bizi boğmayıp, derhal hikayeyi gözlerimizin önüne seriyor yönetmen. Film İngiltere’de geçiyor. 50’li yaşlarında olan dul Maggie ile tanışıyoruz önce. Hafif kilolu, klasik giyimli, silik bir tip olan Maggie, kanser tedavisi görmekte olan torununu...
devamını oku#187;