Coraline, Koralayn diye okunuyor. Yani klasik bir İngiliz ismi olan Caroline (Karolayn) değil bu masaldaki kızın ismi. Kendisi de filmde epey takık bu yanlış anlamaya müsait duruma… Maalesef Türkçe’ye ise Koralin diye çevrilmiş. Duysa iyice üzülürdü herhalde… Filmdeki anlamlı şarkı sözleri de Türkçe’ye çevrilmemiş. Eh, olsun ne yapalım…
Filmin başlangıcında, jenerikteki isimlerin ilginç bir tasarıma sahip olduğunu farkediyorsunuz, isimler ilmek ilmek örülüyor, ya da dikiliyor adeta, sanki terzilikle ilgili birşeyler var bu filmde, dantel dokular hakim. Sonra düğme gözlü bebekler dikiliyor ve gökyüzüne fırlatılıyor, bu karanlık ve sürreal atmosfer aklımıza hemen yönetmenin The Nightmare Before Christmas’ta birlikte çalıştığı Tim Burton’ı getirse de, Neil Gaiman’ın aynı adlı romanından uyarlanan, Henry Selick’in...
devamını oku#187;
Bir üçlemenin ikinci filmi olan Derviş Zaim imzalı Nokta’dan bahsedebilmek için önce Derviş Zaim sinemasından bahsetmek gerek biraz. Çektiği beş filmden beşi de ödüllü olan Zaim, Tabutta Rövaşata, Filler ve Çimen, Çamur gibi filmlerinde sosyal sorunların üstüne gitmiş, kendi deyimiyle, içinde bulunduğu coğrafya ile yüzleşme cesaretini gösteren filmler yapmıştır.
Üstelik filmlerinde genelde, örneğin Kıbrıs trajedisini konu alan Çamur’da, gerçeküstücü, fantastik bir dil kurmuştur, adeta masal anlatır gibi kurar filmindeki olayları. Sembol kullanmayı sever, örneğin Tabutta Rövaşata’daki tavus kuşu, birçok kültürde özgürlüğün sembolü olduğu için bu filmde yer almaktadır. Filler ve Çimen’de kullandığı ebru sanatı, klasik sanatlardan farklı olmasıyla yer edinmiştir bu filmde.
Üçlemenin ilk filmi olan Cenneti Beklerken’de...
devamını oku#187;
Ben Affleck, Jennifer Aniston, Scarlett Johansson, Drew Berrymore ve Jennifer Connelly gibi isimleri biraraya toplamış olan bir romantik komedi ile karşı karşıyayız. İsmi itibariyle de aklımıza Mel Gibson’un başrolde yer aldığı Kadınlar Ne İster filmi geliyor. Yani modern insan ilişkileri, flörtler, evlilikler üzerine ahkam keseceğe benzer, sağlam kadrolu bir film var önümüzde, bu açık.Teker teker karakterlerle tanışıyoruz ve her karakterden bir diğerine geçiş, başta akıllıca bağlantılarla yapılmış. Bize yaşadığı ilişkilerle ahkam kesecek olan karakterlerin bazıları birbirlerini tanıyor, bazıları daha sonra bir şekilde tanışacaklar. Ama biz onlarla ilgili gerekli bilgileri hemen alıyoruz filmin başında aslında. Ve kadınlardan gidiyoruz. Biri evli ama evliliğinde sorunlar var gibi, diğeri 7 yıldır aynı erkekle aynı evi paylaşıyor...
devamını oku#187;
Tornado isimli bir hırsız, dünyaca ünlü müzelerin paha biçilmez hazinelerini çalmakta ve çaldığı yere imzasını bırakmaktadır. Steve Martin tarafından canlandırılan Dedektif Clouseau’nun ilk bölümde bulup müzeye teslim ettiği Pembe Panter elması da çalınanlar arasındadır. Bu davayı çözmek için oluşturulan rüya ekibin içinde Dedektif Clouseau da vardır. Andy Garcia’nın da içinde bulunduğu, ekibin geri kalanı, film boyunca dedektifin meşhur sakarlıklarına çıldırmakta, kendilerini akıllı, onu aptal sanmakta ve fakat yanılmaktadır.
2006’daki ilk Pembe Panter’de, gerçekten de, Steve Martin’in kaymasına, düşmesine, orasını burasını kırmasına ve o antipatik mi sempatik mi karar vermekte insanı zorlayan fransız aksanlı ingilizcesine daha ne kadar gülebiliriz ki, düşüncesi vardı çoğu izleyicide. Bu yüzden bu filmi değerlendirirken...
devamını oku#187;
Dreamworks Animation sunar, Canavarlar Yaratıklara Karşı (CYK)… Aslında Canavarlar Uzaylılara Karşı diye çevrilmiş olması gereken filmin başkarakteri Susan, tip olarak yakın bir zaman önce vizyonda olan Walt Disney’in animasyon filmi Bolt’taki küçük kızı hatırlatıyor. Saçları, mimikleri, hareketleri gerçekten çok çok benziyor bu iki kızın. Sanki Bolt’un sahibi olan kız biraz büyümüş, Susan olmuş. Belki animasyon çizimlerinde ve o çizimlerin hareketli film haline getirilmesinde ister istemez oluşan bazı benzerlikler vardır, bundan emin olamadığım için konuyu uzatmıyorum.Animasyon film CYK, ilk önce, evlenmek üzere olan bir kız, onun nişanlısı, ailesi, yaşadığı yer, kurduğu hayaller etrafında şekillenince merak etmeden duramıyor insan, canavarlar, yaratıklar, nasıl olacak da dahil olacak bu filme? Ama film bu soruyu cevaplandırmakta...
devamını oku#187;
Orijinal ismiyle tamamen alakasız bir Türkçe çeviriye sahip olan Vahşet Partisi, çok klasik bir “gençler eğlenmeye giderler ve her biri tek tek ölür” filmi… Cem Yılmaz’ın bu konudaki esprilerini bilenler bilir, gençler kampa giderler ve en şişman en gözlüklü olan önce ölür, merdivenden inen hemen ölür, bahçeye çıkan ilk önce ölür… gibi espriler yapar. Bu film neredeyse tamamen bu klişelere yaslanmış diyebiliriz.Orijinal ismiyle müsemma, filmde herkes Mandy Lane’nin peşinde. Bir kolejde başlar film, yaklaşık 16 yaşlarının baharını yaşayan, akılları fikirleri içki, seks ve eğlencede olan beyinleri gerçekten boş gençler. Mandy Lane, sarışın bir güzel. Bakire olduğu konuşuluyor okulda, her erkeğin hayali onunla birlikte olmak. Ama kimseye şans vermiyor diye konuşuluyor arkasından. Zevkler ve renkler tabii ama bana soracak...
devamını oku#187;
İki ayrı bölüm olarak vizyona girecek olan ve gerçek bir hayat hikayesini anlatan bu filmin yapımında Fransız gangster Jacques Mesrine’in yazmış olduğu otobiyografik çalışma “L’Instinct de Mort – Death Instinct” (Ölümcül İçgüdü) adlı kitap temel alınmış. Gene de filmin başında bir uyarı yazısı var, her film bir hayal ürünüdür, gerçek hayata da dayansa, her filmin, bir “film” olduğunu unutmamamız gerektiğini hatırlatarak başlıyor. Jacques Mesrine’in cezaevinde kaleme aldığı otobiyografisinde saygın bir aileden gelen bir çocuğun nasıl da adım adım isyancı ve gangster bir karakteri inşa ettiğinin, gerçek olduğuna inanmakta zorlayan öyküsü anlatılıyor.Bu otobiyografiden uyarlanmış olan filmin 27 Mart Cuma günü ülkemizde gösterime giren ilk bölümü, bize Jacques Mesrine’nin ailesini, arkadaş çevresini ve hayata...
devamını oku#187;
Önce 3D (üç boyutlu) gözlüklerimizi takıyoruz… Everyone…Every-one…EVERYONE!! Bu kelimelerin defalarca, farklı tonlanmalarıyla başlıyor film. Başlıyor konser. Başlıyor Bono. Bu “everyone” kelimesinin tonlanmasında, basitçe “herkes” değil de, “her biriniz… Her bir dinleyici” dediği anlamı çıkıyor adeta…Buenos Aires’teyiz. İnanılmaz geniş bir sahne alanındayız. İnanılmaz bir seyirci kalabalığı var. Sahnede U2’yu görüyoruz hemen, hiç vakit kaybetmeden. Ve Bono başlıyor. Ve diğerleri başlıyor. Ve müzik başlıyor. Ve şov başlıyor. Seyircinin coşkusu başlıyor. Bitmeyecekmiş gibi…3D gözlüklerimiz ve her yeri gezen kameralar sayesinde, önce sahnedeyiz U2 ile birlikte. Seyirciye bakıyoruz, o kalabalığı görüyor, heyecanlanıyoruz. Sonra birden küçük bir helikoptere binmişiz gibi bütün o kalabalığı üstten...
devamını oku#187;