Tornado isimli bir hırsız, dünyaca ünlü müzelerin paha biçilmez hazinelerini çalmakta ve çaldığı yere imzasını bırakmaktadır. Steve Martin tarafından canlandırılan Dedektif Clouseau’nun ilk bölümde bulup müzeye teslim ettiği Pembe Panter elması da çalınanlar arasındadır. Bu davayı çözmek için oluşturulan rüya ekibin içinde Dedektif Clouseau da vardır. Andy Garcia’nın da içinde bulunduğu, ekibin geri kalanı, film boyunca dedektifin meşhur sakarlıklarına çıldırmakta, kendilerini akıllı, onu aptal sanmakta ve fakat yanılmaktadır.
2006’daki ilk Pembe Panter’de, gerçekten de, Steve Martin’in kaymasına, düşmesine, orasını burasını kırmasına ve o antipatik mi sempatik mi karar vermekte insanı zorlayan fransız aksanlı ingilizcesine daha ne kadar gülebiliriz ki, düşüncesi vardı çoğu izleyicide. Bu yüzden bu filmi değerlendirirken...
devamını oku»
Dreamworks Animation sunar, Canavarlar Yaratıklara Karşı (CYK)… Aslında Canavarlar Uzaylılara Karşı diye çevrilmiş olması gereken filmin başkarakteri Susan, tip olarak yakın bir zaman önce vizyonda olan Walt Disney’in animasyon filmi Bolt’taki küçük kızı hatırlatıyor. Saçları, mimikleri, hareketleri gerçekten çok çok benziyor bu iki kızın. Sanki Bolt’un sahibi olan kız biraz büyümüş, Susan olmuş. Belki animasyon çizimlerinde ve o çizimlerin hareketli film haline getirilmesinde ister istemez oluşan bazı benzerlikler vardır, bundan emin olamadığım için konuyu uzatmıyorum.Animasyon film CYK, ilk önce, evlenmek üzere olan bir kız, onun nişanlısı, ailesi, yaşadığı yer, kurduğu hayaller etrafında şekillenince merak etmeden duramıyor insan, canavarlar, yaratıklar, nasıl olacak da dahil olacak bu filme? Ama film bu soruyu cevaplandırmakta...
devamını oku»
Orijinal ismiyle tamamen alakasız bir Türkçe çeviriye sahip olan Vahşet Partisi, çok klasik bir “gençler eğlenmeye giderler ve her biri tek tek ölür” filmi… Cem Yılmaz’ın bu konudaki esprilerini bilenler bilir, gençler kampa giderler ve en şişman en gözlüklü olan önce ölür, merdivenden inen hemen ölür, bahçeye çıkan ilk önce ölür… gibi espriler yapar. Bu film neredeyse tamamen bu klişelere yaslanmış diyebiliriz.Orijinal ismiyle müsemma, filmde herkes Mandy Lane’nin peşinde. Bir kolejde başlar film, yaklaşık 16 yaşlarının baharını yaşayan, akılları fikirleri içki, seks ve eğlencede olan beyinleri gerçekten boş gençler. Mandy Lane, sarışın bir güzel. Bakire olduğu konuşuluyor okulda, her erkeğin hayali onunla birlikte olmak. Ama kimseye şans vermiyor diye konuşuluyor arkasından. Zevkler ve renkler tabii ama bana soracak...
devamını oku»
İki ayrı bölüm olarak vizyona girecek olan ve gerçek bir hayat hikayesini anlatan bu filmin yapımında Fransız gangster Jacques Mesrine’in yazmış olduğu otobiyografik çalışma “L’Instinct de Mort – Death Instinct” (Ölümcül İçgüdü) adlı kitap temel alınmış. Gene de filmin başında bir uyarı yazısı var, her film bir hayal ürünüdür, gerçek hayata da dayansa, her filmin, bir “film” olduğunu unutmamamız gerektiğini hatırlatarak başlıyor. Jacques Mesrine’in cezaevinde kaleme aldığı otobiyografisinde saygın bir aileden gelen bir çocuğun nasıl da adım adım isyancı ve gangster bir karakteri inşa ettiğinin, gerçek olduğuna inanmakta zorlayan öyküsü anlatılıyor.Bu otobiyografiden uyarlanmış olan filmin 27 Mart Cuma günü ülkemizde gösterime giren ilk bölümü, bize Jacques Mesrine’nin ailesini, arkadaş çevresini ve hayata...
devamını oku»
Önce 3D (üç boyutlu) gözlüklerimizi takıyoruz… Everyone…Every-one…EVERYONE!! Bu kelimelerin defalarca, farklı tonlanmalarıyla başlıyor film. Başlıyor konser. Başlıyor Bono. Bu “everyone” kelimesinin tonlanmasında, basitçe “herkes” değil de, “her biriniz… Her bir dinleyici” dediği anlamı çıkıyor adeta…Buenos Aires’teyiz. İnanılmaz geniş bir sahne alanındayız. İnanılmaz bir seyirci kalabalığı var. Sahnede U2’yu görüyoruz hemen, hiç vakit kaybetmeden. Ve Bono başlıyor. Ve diğerleri başlıyor. Ve müzik başlıyor. Ve şov başlıyor. Seyircinin coşkusu başlıyor. Bitmeyecekmiş gibi…3D gözlüklerimiz ve her yeri gezen kameralar sayesinde, önce sahnedeyiz U2 ile birlikte. Seyirciye bakıyoruz, o kalabalığı görüyor, heyecanlanıyoruz. Sonra birden küçük bir helikoptere binmişiz gibi bütün o kalabalığı üstten...
devamını oku»
Galasında izleme şansı bulduğum ve salondan Yasemin Alkaya ile ana karakter Elif’i tebrik ederek çıktığım bu belgeselimsi film, gerçekten çok etkileyici… Her şeyden önce, gerçek bir hayat hikayesi olmasıyla…Yasemin Alkaya çocukken, oturdukları evde, sık görüştükleri bir komşuları var. Bu komşuları entelektüel, tarih öğretmeni bir adam ile çok güzel börekler yapan bir kadın, ve üç kız çocuklarından oluşan bir çekirdek aile… Bu üç kız çocuktan biri Elif, biri Aysun, biri Funda… Bir süre sonra hayat Yasemin Alkaya’nın ailesi ile bu aileyi farklı farklı yerlere, farklı farklı kaderlere doğru sürüklüyor. Yasemin Alkaya, bir kaza olduğunu duyuyor ama sonra onlara uzun süre ulaşamıyor. Ulaştığındaysa öğrendiği içler acısı tabloyu bir film haline getirerek, hepimizi olan bitenden haberdar etmek, bu trajediye bizi de tanık...
devamını oku»
Daha önce Maskeli Beşler’in yönetmeni ve senaristi olarak adını duyduğum için Murat Aslan’ın bir dram yazdığını ve yönettiğini duymak benim için şaşırtıcıydı. Ama ne dram!Film gerçekten çekim açıları ile, müziği ile, mekanları ile şaşırtıcı derecede iyi ve izleyiciyi kendine çeken, merak ettiren bir yapıda başladı. Bir o kadar da ciddi bir sanat filmi tadı alındı ilk dakikalarında… Fasulye adlı filmden ve birtakım TV dizilerinden tanıdığımız Selim Erdoğan ise iyi bir seçim, böyle bir dramda başrol olmak için.Film yaban ellerde hapis yatmış, yıllar sonra köyüne gelmiş ama hastalıklarla, ölümlerle karşılaşmış ve oğluyla yakınlaşmaya çalışan bir babayı tanıtıyor bize önce ve buraya kadar her şey akıcı ve merak uyandırıcı aslında.
Yılmaz isimli bu fedakar babanın, oğlunun hastalığı dolayısıyla,...
devamını oku»
Sevgililer gününden bir gün önce vizyona girmiş olan Gelinlerin Savaşı, Kate Hudson ve Anne Hattaway gibi iki ünlü oyuncuyu başrole koymuş. Gary Winick tarafından yönetilen film, tam bir romantik komedi.Fakat film ne çok romantik, ne de çok komik. Birlikte büyümüş ve çocukluklarından beri evlilikleriyle ilgili bir hayali büyütmüş olan iki en yakın kız arkadaş, evlilik zamanı gelip çatınca ve işler karışınca birden düşman olurlar. Birbirlerinin düğünlerini altüst etmek için ellerinden geleni ardına koymazlar ve bu noktada kadınların ne kadar “şeytan fikirli” olduklarını ve düşmanlıklarının ne kadar acımasız olduğunu gözler önüne serer film.
Kadın arkadaşlıklarının pek de sağlam olmadığı gerçeğini düşündürür film bu noktada. Örneğin Anne Hattaway’in canlandırdığı karakterin aslında en yakın kız...
devamını oku»