1998-2004 yılları arasında çekilerek TV’lerde boy göstermiş, günümüzde de hâlâ çeşitli kanallarda oynamakta olan meşhur Sex and the City dizisinin beyazperdeye taşınması, hiç şüphesiz akıllıca bir fikir. Her şeyden önce gişe anlamında, çünkü bu dizinin fanatiği olan kadınlar ve o kadınların yanlarında taşıyacağı erkeklerin sayısının bolluğu, gişe hasılatı açısından sonu belli bir hikaye gibi adeta…
Yapımcıları, dizinin nasıl olsa herkes ama herkes tarafından izlenmiş olduğundan emin bir tavırla, sinema filminde, dizinin başrolündeki bu dört kadını, bu dört kadının hayatına girenleri, çıkanları, olanları bitenleri bildiğimizi varsayarak, aceleye getirilmiş ve kolaya kaçılmış bir iş çıkartabilirlerdi. Ama film böyle olmamış, aksine, izleyicinin diziyi bilmiyor olma ihtimalini de göze alarak, ne bilenleri sıkacak...
devamını oku»
Ülkemizde vizyona girmesi 4 yıl gecikmiş olan Hep Seni Aradım, 1996 yapımı L’Apartement filminin bir yeniden yapımı. Chicago’nun bir mahallesi olan Wicker Park, ana karakterlerin buluşabildiği tek nokta olarak anlamlı bir isim olmuş film için.
Gilles Mimouni’nin senaryosundan yola çıkılarak çekilmiş olan film, Lisa ve Matthew adlı iki gencin birbirlerine sırılsıklam aşık olmalarını fakat bazı gizemli sebeplerle ayrı düşmelerini, gene de birbirlerinden vazgeçemeyip iki yıl sonra kavuşmalarını anlatan bir aşk filmi… diyip bırakırsak, filme gerçekten haksızlık etmiş oluruz. Her şeyden önce yönetmen Paul McGuigan’ın filmin kurgusunu tamamen bir flashback harikası olarak oluşturması, filmi klasik bir aşk hikayesi olmaktan kurtarıyor, neredeyse bir gerilim havasına sürüklüyor.Film seyirciyi ilk başta Matthew ile tanıştırıyor...
devamını oku»
İstanbul Film Festivali’ni takip ederken bir güne iki Türk filmi denk gelmişti. Biri Münferit, bir diğeri Gölge. İkisi de kara film (film noir) örnekleri olduğunu savunmalarıyla dikkat çekiciydi. Günün ilk yarısında Münferit’i izledim ve rahatsız olmuş şekilde salondan dışarıya çıktığımı hatırlıyorum. Evet, rahatsız olmuştum. Günün ikinci yarısında izlediğim Gölge’nin ise, başka bir yazının konusu olmakla birlikte, bir Türk kara film örneği olarak, üstelik bir edebiyat uyarlaması olarak oldukça etkileyici bir film olduğunu söylemeden geçmeyelim.
Münferit’le ilgili düşünmeye, filmle ilgili araştırma yapmaya devam ettikçe bazı taşlar yerine oturdu. Filmle birlikte beni takip eden “rahatsızlık, irrite olma” durumunun nedenini düşündükçe fark ettim ki film amacına ulaşmıştı. Her şeyden önce Münferit, gerçek...
devamını oku»
Dans öğesi üzerine oturtulmuş, üstelik daha önce çekilmiş bir filmin ikincisi gibi lanse edilen bir filmi izlemeye giderken önyargılar kaçınılmaz oluyor. Filmin doyurucu bir konusu olmayacağı, konunun dansların ve müziklerin üzerine yaslanacağını, daha önce çekilmiş olan filmi gereksiz yere devam ettirerek gişe yapma amacı güdüldüğü gibi önyargılar… Fakat Sokak Dansı muhteşem temposu, sevimli hikayesi ve ilk filmden bağımsızlığıyla bu önyargıları tamamen hiçe sayan bir film.
Her şeyden önce giriş sahnesinin inanılmaz etkileyici ve beklenmedik bir koreografiyle başlaması izleyiciyi filmi izlemeye başlar başlamaz aktif, mutlu, meraklı kılıyor. Daha sonra baş karakterimizin kim olduğunu anlıyor ve onun hayatında ilerlemeye başlıyoruz. Gencecik bir kız Andie. İllegal bir sokak takımının üyesi ve çok yetenekli bir dansçı....
devamını oku»
“ Gece, düzen güçleri uykudadır. Bürokrasi, askeriye, okullar, polis, kısacası yaşamımızı düzenleyen tüm güçler uykudadır… Tüm kurumlarda insan her zaman erken yatmak zorundadır… Tarih boyunca bize, tüm kültürlerde karanlığın kötü güçlerle ilişkili olduğu öğretildi… Geceleri dünya, birbiriyle haşır neşir olmuş, özgür, meraklı insanların ruhuyla canlanır.”
Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgü adlı kitabından yaptığım bu alıntı, bu hafta vizyona giren sevimli animasyon filmini anlatıyor adeta… Gece ve Pisiler adlı bu şirin animasyonda küçük Tim, yetimhanenin kurallarına göre erken uyumak zorunda kalan çocuklardan farklı olarak geceden korkmakta, gökyüzündeki yıldızların yansıttığı ışığı görmeden uyuyamamaktadır. Özellikle yıldızlardan birini kendi yıldızı olarak seçmiş, onun varlığının yarattığı...
devamını oku»
Bir filmin yönetimi ve hikayesi aynı kişi ya da kişiler tarafından üstlenildiğinde o filmden daha çok şey bekleme ihtimali artıyor; çünkü belirli bir bakış açısıyla yazılmış olan herhangi bir film, başka bakış açılarına sahip bir yönetmenin elinde bambaşka bir şeye dönüşebiliyor, veya tam tersi… Bu iki ayrı bakışın beyazperdeye artı veya eksi olarak yansıma ihtimali olsa da, sonuçta günahıyla sevabıyla o filmin kime ait olduğu kafa karıştırabiliyor kanımca. Kapan ise, iki kişinin birlikte yazıp yönettikleri, bu bağlamda ne anlatmak istedilerse onu anlattıklarından emin olabileceğimiz bir yapıt.
Rodrigo Sopeña ve Luis Piedrahita filmde, daha önce Testere ve Küp filmlerinde işlenmiş olan, “canını kurtarmak için sana özel yaratılmış olan bu bulmacayı çözmek zorundasın” konusunu tekrarlamışlar. Başarılı işler...
devamını oku»
Sinema eleştirmenliği, amatör gözü – tamamen olmasa da – kaybetmeyi gerektirir. Bir filmi teknik açıdan, sinematografik açıdan, anlatım, dil, senaryo, yapı, oyunculuk açılarından, filmin sinema tarihinin içindeki yerini irdeleyerek vs vs vs incelemeyi gerektirir. Genel izleyici bir filmi sadece bir oyuncudan, bir müzikten, bir mekandan, bir aksesuardan dolayı izleyip etkilenebilirken/beğenmeyebilirken, eleştirmen, yönetmenin hangi sahnede hangi kamera açısını neden tercih ettiğini, ışığı nereye koyduğunu, oyuncuyu neden o şekilde çalıştırdığını düşünmek durumundadır ve bu çabalar esnasında bazen filmin ne demek istediğini veya alınacak o basit tadı kaçırır. Bu tanımlar her zaman geçerli midir, neye göredir, kime göredir tartışmaya açık ama İkili Oyun, ele aldığı konuyla ve bunu işleyişiyle, kendi adıma amatör gözü...
devamını oku»
Aslında animasyon sanatı söz konusu olduğunda, ya Japon sinemasından ya da Tim Burton sinemasından bir örnek görmek istiyor insan ama Fransa’nın bu denemesi de animasyon dünyası adına dikkat çekici elbet.
Değişik boyutlarda, değişik şekillerde küçüklü büyüklü küme adalar… Dünya böyle uçuşan adalardan oluşuyor, bir nevi öte dünya yaratılmış… Cahil köylüler, efendiler, çok bilmişler, birbirinden farklı farklı tipler bu ada-köylerde yaşamaktalar ve ejderlere karşı savaşabilecek güçlü ejder avcıları aramaktalar. Gwizdo ve Lian-Chu ise ejder avcıları olarak çalışıp para kazanmak isteyen iki beceriksiz… Onları çılgın maceralara sürükleyerek kendilerine inanmalarını sağlayacak olan ise hayalperest küçük kız Zoe oluyor…Çocukların cıvıltıları arasında seyretmiş olduğum bu rengarenk animasyon, bir TV...
devamını oku»